. . . .
ANA SAYFA
ÖZ GEÇMİŞİM
ALBÜM
DİL YAZILARIM
HİKÂYELERİM
RÖPORTAJLARIM
DENEMELERİM
MAKALELERİM
ANILARIM
EDEBİYATIMIZDAN
ÖĞRENCİLERİMDEN
ŞİİRLERİM
İLETİŞİM

 

 
 
 
ALINTILAR_______________________________________________________________________________

 

NECİP FAZIL’dan HATIRALAR 

Mahkemede hakim, Necip Fazıl'a:
- Bak, der. Seni bundan böyle bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?
Necip Fazıl sorar:
- Hakim Bey, yoksa istifa mı ediyorsunuz? 

                ***                         ***                             ***


Yine bir gün Üstad'a sormuşlar:
-Üstad özel arabanız yok mu?
Üstad düşünmeden cevap verir:
-Ona en son bineceğiz.

 

                ***                         ***                             ***

Üstada bir konferans sırasında bir genç sorar:
-Osmanlı emperyalist değil miydi?
Cevap dikkate şayandır:
-Evladım eğer Osmanlı emperyalist olsaydı şu anda bu soruyu fransızca değil türkçe sorardın. 

                ***                         ***                             ***

Necip Fazıl bir konferansında isim vermeden gazetelerin tenkidini yapıyormuş. Fakat o şekilde açık konuşuyormuş ki, bu işlerle çok az ilgili olan dahi hangi gazeteden söz edildiğini anlarmış. Dinleyenlerden biri hatibin sözünü keserek: 

Hangi gazeteden bahsediyorsunuz? 

Necip Fazıl sorar: 

Siz ne iş yapıyorsunuz? 

Keresteciyim. 

Belli,otur! 

                ***                         ***                             ***

Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatılmış ve kendisi de suçlanarak mahkemeye sevk edilmişti

Necip Fazıl’ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:

İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye cevap vermişti

 

                ***                         ***                             ***

Necip Fazıl vapurla Karaköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp:

"Üstad", diye sormuş "Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik."

N. Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan:

"Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçsene karşıya" cevabını vermiş.


                 ***                         ***                             ***

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Ramazan ayında arabayla gidiyorlarmış.
Tabi Necip Fazıl oruç ama Nazım Hikmet değil.
Nazım Hikmet Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek Necip Fazıl'a demiş ki:
-'Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş' demiş.
Tabi Necip üstad altta kalır mı hemen cevabı yapıştırmış:
-'Aaa Nazım sen bilmiyor musun Hayvanlar oruç tutmaz...

                        ******             *******               **********  


Üstad hapishanede koğuşunda iken aynı koğuşa Nazım Hikmet getirilir,

Nazım Hikmet Üstadı görünce gülerek " sende mi buradasın? Şu haline bak

maymuna dönmüşsün" der...

Üstat, karşısında duran Nazım Hikmet e cevabı yapıştırır... 

" Ben de pencereye dönerim... "

                    ****                              *******                                *******

Bugünlerde Vakit Gazetesi yazarı olan Hüseyin Üzmez, dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman’a suikast girişiminde bulundu.

Üzmez, olayın ardından yakalandı. 

O günlerde herkes, ülkede büyük gürültü koparan bu suikast girişiminin arkasındaki ismi arıyordu. 

Ve o isim bulundu: Necip Fazıl.

Çünkü "milliyetçi-mukaddesatçı" kesimin ünlü şairi Necip Fazıl, o günlerde Yalman aleyhine çok ağır yazılar yazıyordu.

Ayrıca... Üzmez, iflah olmaz bir Necip Fazıl hayranıydı.

Sonunda Necip Fazıl, "azmettiricilikten" tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı.

"Ünlü şair"in mahkemede kendisini savunurken söylediği şu cümle "unutulmazlar" arasındadır:

"İngiliz’in biri, kıskançlık krizi içinde karısını öldürse... Ve adamın cebinde Othello piyesinden bir sayfa bulsanız... Azmettirici diye Shakespeare’in iskeletini mezarından çıkarıp Londra köprüsünden mi sallandıracaksınız?"

Evet, Necip Fazıl işte böyle bir laf cambazıydı.


alıntı  : http://www.gencislam.com/forum/showthread.php?t=23356

 

BURUK BİR HAYAT HİKÂYESİ

15/4/2010 

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

  Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
  Alıyorum.

  Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.
 
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
  O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İade Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
  Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da. 
“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

  Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.

  Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

  İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir

RENK ve ÇİÇEK ADLARI

23/3/2010

 Şu söz yanılmıyorsam Sait Faik'e aittir. "Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikâye yazamaz. Bu çok doğru sözdeki "çiçek" kavramı "bitki" olarak genişletilip renk adları da ilâve edilirse, bence daha kavrayıcı bir prensip elde edilmiş olur.

Kırsal bölgelerden şehirlere doğru gittikçe hızlanan göç ve buna paralel olarak yaşanan şehirleşme, toprakla aramızdaki ilişkileri iyiden iyiye bozdu. Çocuklar bir tutam yeşilliğe ve "bir avuç gökyüzü"ne hasret, daracık apartman dairelerinde şuuruna varamadıkları bir kâbus yaşıyorlar. Ne bitkileri tanıyorlar, ne böcekleri, ne kuşları, ne de birkaçı dışında-diğer hayvanları. Bırakın kırlarda yetişen binlerce bitki çeşidinin adlarını, bir anket yapılsa , bir çırpıda beş-on çiçek adı sayan kaç kişi çıkar merak ediyorum. Elbette bu olumsuz gelişmede Türkçedeki daralmanın ve fakirleşmenin payı da büyüktür. Hadi itiraf edelim; artık çocuklarımız ana dillerini de öğrenemiyorlar. Konuştukları, Türkçenin karikatüründen başka bir şey değil.

Bana öyle geliyor ki, bitki, böcek, kuş ve renk adları, dillerin gizli hazineleridir; onlara bakarak bir halkın hayal gücü, tabiatla ilişki biçimi dünya görüşü ve realite kavranışı hakkında açık seçik fikirler edinilebilir. İnanmazsanız, Turhan Baytop'un Türkçe Bitki Adları Sözlüğü'nü açıp bakın. Türkiye'de yetişen bitkiler, Türkçe bitki adları ve bitkiler etrafında oluşan kültür hakkında önemli araştırmaları olan Baytop Hoca 1994 yılında Türk Dil Kurumu Yayınları arasında çıkan (yeni baskılarının yapılıp yapılmadığı bilmiyorum) bu nefis sözlükte büyük bir boşluğu doldurmuştur.

Türkçe bitki adları başlığına bir âlem; çok zekice hattâ muzipçe olanları var. Turhan Baytop'un sözlüğünü gözden geçirirken, önce hâfızamda yer etmiş, benim için hâtıra değeri taşıyan bitkilerin adlarını aramış ve hepsini de bulmuştum. Bana özel bir dünyayı bir duyum biçimini ve bir nağmeyi veren Evelik, Yemlik ve Madımak bitkilerinin Lâtince adlarını öğrenince bir tuhaf olduğumu söylesem inanır mısınız? Sanki bu üçlü birden benim dünyamın malı olmaktan çıkmıştı. Mayhoş tadını hâlâ damağımda hissettiğim kuzukulağı meğerse evelik otunun da dahil olduğu rumex alt cinsine bağlı bir otmuş, bazı bölgelerde Ekşimenek, Ekşimik, Ekşimcik ve Ekşincik de deniliyormuş. Aynı aileye mensup birçok otun genel adı lâbada imiş. Bahar müjdecileri olan Nevruz çiçeğini, Çiğdemi ve Kardeleni unutmadım; çocukluğumda, Zara'da bahara doğru bu çiçeklerden toplamak için kırlara çıktığımızı iyi hatırlıyorum. Çok zaman ellerimiz boş dönerdik; çocuklar bunları nevruz ve çiğdemi iştahla yerlerdi. Nevruz toplamanın, bazı zamanlardan kalma bir çeşit tören olduğunu biliyor muydunuz?

Baytop Hocanın sözlüğüne göre, Nevruz (navruz) Hermodactyloides Spach ve Scorpiris Spach alt cinslerine bağlı iris türlerine verilen genel isim. Kazakistan'da Bayeşek, Kırgızistan'da Bayçeçek, Özbekistan'da ise Baharkız adlarıyla bilinen Nevruz çiçeği, Türk dünyasında diriliğin, tazeliğin, yenilenmenin, gençliğin, bekâretin, saflığın, masumiyetin ve temizliğin sembolü imiş, Kırgızistan'da bunun için evlenmemiş genç kızların küpe, kolye gibi takılarında ve gelin başlıklarında tek motif olarak yer alıyormuş.

Lâtince ası Crosus olan Çiğdeme gelince; Karlar erimeye başlar başlamaz açan bu aceleci çiçek baharın müjdecileri sayılır. Orta Anadolu'da bahar başlangıcında oynanan "Çiğdem Eğlencesi" adlı bir de çocuk oyunu vardır. Ellerinde sivri sopalarla tepelere tırmanıp çiğdem toplayan çocuklar, bunları iğne yahut karaçalı dalına asarak sokak sokak, ev ev dolaşır ve bir tekerleme tutturarak baharın gelişini müjdelerler.

Tekerlemedeki Türkçenin güzelliğine bakınız:

Çiğdem çiğdem çiçecik
Ali Baba gökçecik
Çiğdem geldi kapıya
Yağ çıkarın yapıya
Yağ olmazsa bal olsun
Oğlum, uşağın sağ olsun

Topraktan başını uzatır uzatmaz, koyun ve keçi gibi hayvanlar tarafından yenildiği için beyaz çiğdeme halk arasında Öksüzoğlan da denir. Aynı çiçek Bektaşilikte Ehlibeyt'in sembollerinden biridir. Ve nefis bir halk türküsünde çiğdem ve nevruz şöyle dile gelirler.

Çiğdem der ki ben elâyım
Yiğit başına belâyım 
Hepisinden ben âlayım
Benden âlâ çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet elde ağlar

Nevruz der ki ben nazlıyım
Sarp kayalarda gizliyim
Mavi donlu göz gözlüyüm
Benden âlâ çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yârim gurbet elde ağlar

Lâtince adı Papaver olan "Gelincik"i etimolojik açıdan ele alıp inceleyen rahmetli Ali Fehmi Karamanlıoğlu, bu kelimenin Türkçenin en eski kelimelerinden bir olan ve Göktürk kitâbelerinde geçen "gelin" kelimesine küçültme ve sevgi ifade eden -cik ekinin ilâvesiyle meydana geldiğini söylüyor. Kısacası halk dağ lâlesini küçük bir geline benzeterek adlandırmıştır. Türk töresinde gelinlik rengi beyaz değildir, kırmızıdır. Baytop Hocanın sözlüğüne göre, gelinli adları taşıyan başka çiçekler de var; Gelinfeneri, Gelingöbeği (Kara hindiba), Gelin Gülü (Çuha çiçeği), Gelinküpesi (Tavan kirazı), Gelinparmağı, Gelinsaçı, Gelinteli vb.

Baytop Hocanın sözlüğünde çocukluğumun sonbaharında iplere dizilmiş o sarı-kırmızı-yeşil alıçları, karamukları, böğürtlenleri birer tutam koparıp birbirimizi daladığımız ısırgan otlarını da aradım. Birçoğunun ne çok eşanlamlısı varmış. Meselâ alıçın eşanlamlıları; Geyik dikeni, Halıç, Havuç, Kızlar yemeşi, Yemişen, Yemişken vb. Çeşitli bölgelerde ısırgana verilen adlar da ilgi çekici; Ağdalak, Cuncar, Cizlagan, Cincar, Dakırdalak, Dalağan, Dalayan diken.

Bir de "gül"ü merak ettim; yabanî gülün Asker Gülü, İt Gülü, Köpük Gülü gibi adları varmış. Eskilerin "gül-i sadberg" dedikleri gülün Türkçe adları da hoş; Hokka Gülü, Katkan Gülü, Okka Gülü, Lâtince adı rosa hemisphaerica olan bir gül çeşidine Sivas çevresinde Kadıngöbeği deniliyormuş. Ancak halkımızın gül adını çok sevdiği anlaşılıyor. Güllü birkaç bitki adı zikretmekle yetiniyorum; Gülburnu, Gül Elması (Yabani Gül), Gülfatma, Gülgülüm, Güllügöndürme, Gülgülü (Hatmi, Boynuzlu Gelincik), Güllük (Eğrelti)

Türkçe renk adları da bitki adları gibi gitgide unutuluyor. Son zamanlarda yavruağızı, hâki, tirşe, ebruli gibi renk adlarını kullanan birine rastladınız mı? Prof. Dr. Beynun Akyavaş bir yazısında şikâyet ediyordu;

"Kırmızının bir tonuna siklâmen, yeşilin bir çeşidine petrol, sarının portakal rengine çalanına da oranj diyoruz. "Rubi"lerimiz, "turkuvaz"larımız, "lilâ"larımız da var. Erbabı, onları yâkuti firuze ve leylâk rengi olduğunu anlıyor. Siklâmen de, petrol de, oranj da, rubi turkuvaz, lilâ da Fransızca öz Türkçe değil. Tunuslu bir dostla konuşuyordum. Narenc'i Arapça'da hangi mânâda kullanıyorsunuz dedim. Narenc, 'greypfrut'tur dedi. Portakala bortugal derlermiş. Demek ki Fransızlara bir narenc vermişiz. Portekiz'i almışsınız dedim. Bilindiği üzere, "Portügal", Fransızca Portekiz'dir ve evvelâ 'Çin elması' denilen portakalı Çin'den alıp Avrupa'ya getirenler de Portekizlilerdir. Portügal; Arapça portugal, Türkçe portakal olmuş"

Aslında diller buzdağları gibidirler, suyun altındaki büyük kısmı keşfetmeye başladığınız zaman o dile nüfuz edebilir şair, yazar veya düşünür olabilirsiniz. Turhan Baytop Hoca, derin sulara dalarak buzdağından küçük bir parçayı su yüzüne çıkarmış. Orada kim bilir daha ne hazineler yatıyor. Türkçenin dalgıçları haydi iş başına!

Not: Meraklıları için Türkçe çiçek ve renk adlarından iki küçük liste sunuyorum.

ÇİÇEK ADLARI

Ana Kokusu: Sarı şebboy
Anasına Babasına Pay Veren: Aslanağzı
Ateş Çiçeği
Âvize Fidanı
Ay Çiçeği
Ayı Pençesi
Babunec: Papatya
Ballıbaba
Benefşe: Menekşe
Boru Çiçeği
Boyaçiçeği
Buhurumeryem
Cemali Güzel
Ciğerci Sığırı
Civan Perçemi
Çadır Perçemi
Çadır Çiçeği
Çakal Nergisi
Çalba
Çarkıfelek
Çıngırak otu
Çiğdem
Çobanyastığı
Çuha Çiçeği
Dağçayı
Dağsümbülü
Deligül: Menekşe Gülü
Devedikeni
Devetabanı
Dönbaba
Ebegümeci
Eğreltiotu
Erguvan
Eşek Lâlesi
Eşek Dikeni
Fesleğen
Fırıldık Çiçeği: Çarkıfelek
Firuze Çiçeği
Fulya 
Gardenya
Gâvur Gülü
Gecesefası
Gelincik
Geven
Guğu Çiçeği: Hüsnüyusuf
Gül
Güldefne
Galhatmi
Gülibrişim
Gündündü :Ayçiçeği
Günebakan: Ayçiçeği
Günüş Gülü
Hanım Düğmesi
Hanım Sallandı
Hanımeli
Haseki Küpesi
Haşhaş Çiçeği
Hatmi
Helyotrop
Hercai Menekşe
Hezaren
Horoz ibiği
Hüsnüyusuf
Itır Çiçeği
İtrişahi
İnci Çiçeği
Kadife Çiçeği
Kahkaha Çiçeği
Kamelya
Kan Damlası
Kandil Çiçeği: Civan Perçemi
Karagözlüm
Karanfil
Kartopu
Kasımpatı
Kaynanadili
Keşişbaşı
Kevke
Kına Çiçeği
Kirli Hanım
Koçuk
Korunga
Kuşkonmaz
Küpe Çiçeği
Küsme Çiçeği: Mimoza
Küstüm Çiçeği: Küsme çiçeği
Lâden Ağacı
Lâle
Lâle-i Nu'man: Gelincik
Lâtin Çiçeği
Leylâk
Lisan-i Sevir
Mahmur Çiçeği: Çiğdem
Manisa Lâlesi
Manolya
Menekşe
Menekşe Gülü
Menevşe: Menekşe
Meryamana Eli: Buhurumeryem
Meryemana Kandili: Buhurmeryer
Meyan
Mimoza
Mine Çiçeği
Mor Salkım
Mümüdük
Müşgülüm
Nergis
Nevruz Çiçeği
Nilüfer
Orman Gülü
Ortanca
Öksüzoğlan: Beyaz Çiğdem
Öküz Dili: Lisan-ı Sevir
Papatya
Patlak Çiçeği
Piyan
Reyhan
Sabun Çiçeği
Saffetiderûn
Saksı Çiçeği
Saray Çiçeği: Hezaren
Saray patı
Sardunya
Sarmaşık
Semen:Yasemin
Sığırdili: Lisan-ı Sevir
Sığırkuyruğu
Sim
Susen
Sünbül
Şakayık
Şkayık-ı Numan: Gelincik
Şebboy
Terslâle
Toprak Kabul Etmez
Turna Gagası: Dönbaba
Üçgül
Vapurdumanı
Yaban Gülü: Nesrin
Yanardöner
Yasemin
Yer Somunu
Yılan Yastığı
Yıldız Çiçeği
Yüksükotu
Zambak
Zerrin: Fulya
Zerrinkadeh: Nergis
Zeymuran
Zülfüarus

RENK ADLARI

Al
Altınsarısı
Aşı
Ateşi
Baruti
Beyaz
Boz
Çamgöbeği
Çividi
Devetüyü
Ebruli
Eflatun
Erguvan
Fıstıki
Fildişi
Firuze
Fulya Sarısı
Gelincik Kırmızısı
Gökmavisi
Gülkurusu
Gülpenbesi
Gümüşi
Hacıyeşili
Haki
Kahverengi
Kara
Kavuniçi
Kestane
Kızıl
Kimyoni
Kiraz
Kuzguni
Küfyeşili
Külrengi
Lacivert
Leylâk
Limonküfü
Limoni
Mavi 
Menekşe
Mor
Narçiçeği
Nefti
Örteksayı
Patlıcani
Pembe
Samansarısı
Sarı 
Siyah
Şarabi
Tarçıni
Tirşe
Turuncu
Vişne
Yakut
Yavruağzı
Yeşil
Zeytinyeşili
Zifirî
Zümridî

BEŞİR  AYVAZOĞLU

 

OLVİDO Şiirinin Tahlili

5/11/2009

AHMET MUHİP DIRANAS: UNUTUŞTAN ALDANIŞA BİR HATIRLAMA ÖYKÜSÜ-OLVİDO


OLVİDO

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! Ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sn, esen dallar arasından.

Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.


Olvido şiiri günün ağır bir bulut gibi gecenin üzerine devrildiği akşamüstü vaktinin öznede uyandırdığı ve tamamı hatıraların malı olan ‘unutulmuş’ şeyler üzerine kurgulanmıştır. Manzumeyi sürükleyen duygu ‘hatırlama’dır. Unutuşun penceresinden hatıralar ormanına bakan bir öznenin kendi özel tarihinden hatırlayabildiklerini sıralı bir dizge izlemeden dile getirmesidir. Durgun suya atılan taşın yaydığı dalgalar gibi özne hatıraların labirentinde kendi iç yolculuğuna çıkarak oradan devşirdiği hayatına dair resimleri tekrar yaşama çabası içine girmiştir. 
Olvido (Unutuş) öznenin iç dünyasını, uyuyan hatıralarını uyaracak bir zamana ihtiyaç duymuştur. Birçok şairin değişik biçimlerde algılayıp yorumladığı akşamüstü şair için hatıraların uyanma vaktidir. Akşamüstü özneye göre hoyrat yani ‘yıpratıcı’dır. Günün saltanatıyla birlikte gitmesiyle onun açtığı boşluğu yalnızlığı doldurmaktadır. Artık hatıraların bohçasından yavaş yavaş yaşanmışlıklar çıkmaya başlayıp hafıza denilen o gizli ve saklı kutuyu harekete geçirmeye başlayacaktır. 
Unutuşun tunç kapısını zorlayan dalga dalga pişmanlıklar tekrar tekrar yaşanan birer hayat sahnesidir. Hafıza ve bilincin gayri nizamı hareketi özneyi birdenbire doğduğu eve, çocukluğuna götürür. Çocukluğa ait eve dair eşyalar birer birer göz önünden geçmektedir. Lamba, merdiven, susmuş ninnilerle gıcırdayan beşik öznenin hafızasında yer eden özel eşyalar olarak anlam kazanır. 
Özne bu duygularla çocukluğundan ilk gençliğine, oradan da gençliğine döner. Artık kâğıtlarda yarım bırakılmış şiirin söylenmemiş aşkın güzelliğiyle anlam kazandığı anlaşılır. Yaşadığı onca olaylardan sonra insanın sadece belli şeyleri hatırlaması bir haksızlıktır aslında. Geçip gidin birçok ay ve yılın hafızamızda bir fotoğraf bırakmadan kaybolması ne kadar acıdır. Özne bu trajik durumu; 
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Dizeleriyle dile getirir. Onca resim arasında bunların bilinç üstüne çıkması ya da hafızanın tunç kapısını zorlayıp gün ışığına çıkması başka türlü nasıl açıklanabilir? Bütün bu resimleri dışa vuran ya da hafızada saklayan söylenmemiş aşkın güzelliğidir. Öznenin tek başına yaşadığı, başkasına ya da muhatabına söyleyemediği anlaşılan aşkın güzelliğiyledir. 
Bir sonraki bend öznenin daha ileriki yaşlardaki hayat tablolarına aittir. Artık aşklar halay çeken kızlar misali kolkola çekip gitmiştir. Geride yorgun erkekleri geceye bırakan geçmiş zaman etekleri diye tasvir edilen ‘yorucu aşklar’ kalmıştır. Özne bu kez aşkın dönüp dolaşıp geldiği cinsellik noktasındadır. Cinsellik ihtiyar ağaçlı kuytu bahçelerde sürüklenip giden ayışığı gibi fısıltıyla ve nazla yaşanan bir durumdur. Cinselliğin bu denli örtük ve mahrem bir bağlamda verilmiş olması doğru bir tespitle hafızanın bu işlevle ilgili resimlerinin net olmamasından kaynaklanmaktadır. Cinselliğin bakıyesi geceye bıraktığı yorgun erkeklerle ifadesini bulur. Bu aynı zamanda tek yönlü bir aşkın da göstergesidir. 
Manzumenin bir sonraki bendi ‘aldanış’ duygusu üzerine kurgulanmıştır. Aldanış şair tarafından ömrün en güzel türküsü olarak nitelenir. Zira yalan yeminlerin tanığı çiçekler ebedî âşığın dönüşünü boşuna bekleyecektir; her garipsi ayak izi kar içinde dönmeyen âşığın serptiği çiçekler gibi duracaktır. O zaman aldanış bile bile bir gerçeğe teslim olma anlamına gelir. Fakat o bundan şikâyet etmez. Aldanmayı da hayatımızın bir güzelliği olarak görür. 
Manzumenin bir sonraki bendinde öznenin artık soyut anlatımdan çıkıp somut bir nesneye yöneldiğini görürüz. Bu bir gülüşü olsun görülmemiş ‘kadın’dır. Öznenin hafızasının labirentleri arasında yolunu bulup bilinç üstüne çıkan bu kadın portresinin özneye hiç de iyi olmayan anları hatırlattığını rahatlıkla söyleyebiliniriz. 
Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.
Akşamüstü özneyi yıpratmaya devam eder. Esen dallar arasından bir parıltı gibi görünüp kaybolan belki de söylenmemiş aşkın nesnesi olan kadındır. Onun şimdiye dek bir gülüşü olsun görülmemiştir. Fakat o aşkı tek kişilik yaşayan her âşık için aşkın aynasında ölümsüzdür. Çünkü ona bakan onu orda gören öznenin içindeki aşk duygusudur. Bir bakıma güzellik nesnede değil ona bakan gözdedir. Öznenin geçmişe bağlılığını bu aşk duygusu sağlar. 
Manzumenin son bendi şiire de adını veren olvido / unutuş kavramı üzerine kurgulanmıştır. Şiirin başında unutuşun tunç kapısını zorlayıp oradan içeri giren hatıralar artık özneyi iyice yormuştur. Özne;
Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Dizesiyle bu hoşnutsuzluğunu dile getirir. O dünya artık sular altındadır. Macerası çoktan bitmiş şeylerdir bunlar. Şimdi artık amansız gecenin başladığı vakittir. Akşamüstünün hoyratlığının (yıpratıcılığının) yerini gecenin amansızlığı almıştır. Daha büyük bir ıstırabı isteyerek özne kurtulmayı arzulamaktadır. Bunun adı ‘unutuş’tur. Hatırladıkça yıpranan özne unutmayı isteyerek huzur bulmayı arzular. 
Dünya edebiyatında çokça işlenen bir temayı başarılı bir şekilde derinliğine işleyen şair, hem kullandığı hece vezniyle hem şekil ve biçimdeki ustalığıyla Türkçe’nin yüzakı şiirlerden birini vücuda getirmiştir. Modern şiirimizde Yahya Kemal’in açtığı ‘beyaz Türkçe’ yolunda ilerleyen Dıranas, ondan ayrı olarak kullandığı vezne hâkimiyetiyle de Türk şiirini aruzsuz düşünemeyenlere böyle estetik bir örnekle cevap vermiş olmaktadır.

  Doç. Dr. Ali İhsan KOLCU


ÜSTAD NECİP FAZIL'dan SEÇMELER

1/9/2009

Kendinden geçmek iman, kendinde olmak küfür

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar
Onu ‘İstanbul’ diye toprağa kondurmuşlar

1400e bir yıl var, yaklaştı zamanımız
Bu asırda gelir mi dersin kahramanımız

Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir


Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan
Zindanda dakika, farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin



Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber ?

Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse
Dostlarım ev eşyamdı, bir bir gitti diyorum
Artık boş odalarda ölümü bekliyorum


Ellerime uzanan dudakları tepeyim
Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim

Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık
Anla ki yok, Allah’tan başkasıyla yakınlık


Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde
Allah’tan nasıl korkmaz, insan onu sevse de



Bu yük senden Allah’ım, çekeceğim, naçarım
Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım



Allah dostu odur ki nefsine tek pay biçmez
Kırk yıl bir ekşi ayran özler de onu içmez


Sual= ey veli, insan nasıl olmalı, söyle!
Cevap= son anda nasıl olacaksa hep öyle!


Her ağızda her telde fanilik dırıltısı
Sonunda tek bir şarkı, tabutun gıcırtısı


Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam
Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam


Minarede ‘ölü var’ diye bir acı sala
Er kişi niyetine saf saf namaz..ne ala
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hala
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan



Tahtadan yapılmış bir uzun kutu
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar
Çakanlar bilir ki bu boş tabutu
Bir gün kendileri dolduracaklar


Cılız vücuduma tam görünse de
İçim bu dar yere sığılmaz diyor
Geride kalanlar hep dövünse de
İnsan birer bire yine giriyor

Ölenler yeniden doğarmış, gerçek!
Tabut değildir bu, bir tahta kundak
Bu ağır hediye kime gidecek
Çakılır çakılmaz üstüne kapak?

 
 
 
 
 
Burç FM Türk Dil Kurumu Süleyman Demirel Üniversitesi Türkiye Yazarlar Birliği TC Kültür ve Turizm Bakanlığı TRT Radyo Sözlük Yazım Klavuzu Kerkük Vakfı Sanat Alemi